Dün sabaha karşı beşte telefonum çaldı, açtım, Fikret Kuşkan ağlamaklı. Dünya güzeli bi arkadaşımızı, Sitare Ağaoğlu’nu kaybetmişiz. İnatçı bi arnavut’la sinirli bi çerkes telefonda karşılıklı saatlerce Sitare’nin yokluğunu anlamaya çalıştık. Öleceğine asla inanmadığımızdan hastanede onu görmeye gitmediğimize de çok fena yandık!
Yıllar evvel Kekova, Kaleköy’e ilk geldiğimde, uzun saçlı, sırt çantasında kirli uyku tulumuyla dolaşan bi üniversite öğrencisiydim. Kaş’tan günlük turla geldiğim Kaleköy’ü çok sevip, uzunca kalmıştım. Köyde yaşayan herkes yerliydi, ama orada yaşayan bi şehirliden, çatlak bir ressamdan bahsediyorlardı, “nerede?” diye sordum, “şu su üzerinde kaydırak yapan kadın!” diye cevapladı su kayağını ilk defa gören köylü. Sonra resimlerine bakmak bahanesi ile onunla tanıştık.
Naif resimler yapıyordu, köyü, likya harabelerini, deniz kenarına sıralanmış lokantaları, oynayan çocukları çiziyordu. Çocuk elinden çıkmış gibi ama olağanüstü garip detaylarla bezenmiş resimler. “Bu ne?” diye sordum resimdeki tuhaf figüre, “o taş!” dedi “ama bütün taşların ruhu vardır, onlar zaten hayalet!”. Dikkatle baktığımda resmin her tarafta gizlenmiş yaratıklar vardı, onun ifadesiyle insalarla birlikte yaşayan likya’lı ruhlar. Bahçesine çadır kurmama izin verdi, ilk misafirliğim işte böyle başladı.
40 yaşlarının başındaydı, Ali Taşpınar vardı bi de kocası, daha doğrusu arkadaşı, köylü alışık değildi bekar bi adam bekar kadınla yaşasın, formalite bi evlilik yaptılar. Ali muazzam bir adamdı, zamanı bu kadar geniş kullanan, bu kadar sakin bir insan hayatta görmedim! Köylü çocuklarına ingilizce, almanca öğretir, almancadan anlaşılması imkansız felsefe metinleri çevirirdi. Kazım Mirşan’la yazışıp, proto-türkçe tartışırdı. Sitare’yle birliktelikleri uzun bir hayat arkadaşlığına dönüştü.
Ailesi çok renkliydi Sitare’nin. Siyasetçi Ahmet Ağaoğlu’nun torunu, edebiyatçı ve aynı zamanda DP’de defalarca bakanlık yapan ve dahi Yassıada’da yargılanan Samet Ağaoğlu’nun kızı, babasının tam tersine komünist , heykeltraş ve ressam Tektaş Ağaoğlu ile Yazko’nun ve Bilsak’ın kurucusu ve şair Mustafa Kemal Ağaoğlu’nun kardeşiydi. (Kemal Tahir, Yol Ayrımı adlı romanında sıkça bahseder bu aileden) . Yurtdışında iyi okullarda okumuştu, köylü kıyafetinde dolaşır, ama hangi dilde konuşursan o dilde cevap verirdi.
Hızlı bi 30 yıldan sonra, şehir hayatını terkedip bu köye yerleşmeye karar vermiş, 10 yıl da burada yaşamış, artık Kaleköy’ün kalabalıklığından şikayet ediyor ve daha sakin bir yer arıyordu. Kafasındaki yeni evi görmeye gittik beraber, Aperlai’ya, tam yirmi beş yıl önceydi. Tekneyle bir saat gidip, üzerine domuz sürülerinin arasından yarım saat yürüyüp öyle vardık mekana. Ve belirtmem gerek, yaşayan en yakın insan, yola çıktığımız yerdeydi. Antik bir Likya kenti kıyısında eski bir rum evi bulmuşlardı, Kale’deki evi satıp orayı alacaklardı. “Nasıl olacak?” dedim, “Yol yok, elektrik yok, su yok, bir allahın kulu yok…”. “İşte” dedi, “Dünyanın en emniyetli yeri, insan yok!!”.
Onlar Ali’yle kararlarını vermişlerdi çoktan, yer alındı, önce eski Likya kuyularından sular basıldı, sonra yağmur suları topladı, gazla çalışan, sonra tüpe çevrilen buzdolapları kullanıldı, ardından güneş enerjisi ile üretilen elektrik geldi. Kapılar kilitsiz tam 20 yıl yaşandı burada, 20 santim kazsan tuzlu suyun çıktığı toprakta çiçekler yetiştirdi. Hiç bir balıkçının bile çıkamadığı fırtınalarda, teknesine atlayıp, ağzında ıslanıp sönmüş sigarasıyla, alışverişe giderdi.
Artık sürekli oraya gitmeye başladım, sonra Fikret , sonra Akasya, sonra diğer arkadaşlarımız, sevgililerimiz, hep oradaydık. Aile olduk, ama büyük patron oydu. Kuralları sertti. Sabah uyandığında yıkanmamış bulaşıklar bırakılmış mesela, hemen kovardı. “Ben sizin hizmetçiniz değilim, gidin!” Biz de uzatmadan toplardık eşyaları, giderdik, af çıkartıp çağırırdı 10 gün sonra. Bi maymunu vardı, fena hırsız, - aiwa marka güzelim walkman’imi çaldı, pil değiştirmesini bile bilmediği halde,bulamadık - sarılarak yüzdüğü bir ahtapotu, küçük havuzunda elleriyle beslediği mürenleri, atmaca ve yılanlar yüzünden hiç çoğalamayan güvercinleri, nereye yumurtladıkları hiç bilinmeyen tavukları, dağda dolaşan ve hiçbir zaman görmediği keçileri – “zamanla geyik olacaklar” derdi -, süzme sağır Van kedileri, ve onun dışında istisnasız herkesi ısıran, bir sürü köpeği.
Sonra Zeki diye bir arkadaşımla yan araziyi aldık ve küçük bir kulübe yaptık. Aperlai’de hane sayısı iki oldu. Misafirlikten komşuluğa terfi ettik.
Sitare ve Ali ile çok zaman geçirdik. Bi kış sitare adada sergi açmaya karar verdi. Yağmur, fırtına ve yol koşulları nedeniyle istese de kimse gelemezdi. kendi kendimize açtık, kutladık, hallendik, bir bir hafta sürdü. Tepede oturan keçi çobanı görmeseydi resimleri Sitoş’a göre başarısız geçecekti sergi. Üstelik peynir vererek resim bile aldı.
Sonra kızım doğuyordu, daha seyrek gelmek üzere şehre göç ettik…
Sitoş, önce beyin kanaması geçiren Ali’yi kaybetti, kaybettik. Yarısı gitti Aperlai’nin. tam ardından kanserden ölen büyük aşkını. Ağır geldi ona, hayatı biraz salladı, içine attı, dağıttı, o da kansere yattı ve aramızdan ayrıldı.
Hep bir çocuk kitabı yazmak istemişti. Bir hikaye vardı aklında, ben yazacaktım, o resimleyecekti. Kendi başından geçen bir hikaye: Bi gün tek başına kayıkta oturmuş etrafını seyrederken denizden bir uçan balık sıçramış, tam üzerinden geçerken kulağına “İnsanoğlu nasıl oldu?” onu fısıldamış, ve tekrar suya dalmış. Öyle. Uçan balığın ne dediğini şimdi söyleyemem, öyküsünü onun adıyla yazacağım, Sitoş bunu isterdi.
Ressamların arkalarında bıraktıkları resimler sadece tuvalde kalmaz. Sitare’nin yaşamı başlıbaşına bir resimdi, o aslında hep, tuvalleri değil, etraflarını boyuyordu! Aperlai’daki ev, içinde yaşanan o yirmi yılla birlikte, tek başına bir sanat eserdir. O gerçek bir anarşistti, biliyorum, çünkü o bunu asla bilmedi! Sitoş Ali’den sonra Aperlai’i bekleyen son Likyalı’ydı, sürekli çiçek açan mevsimsiz bir daldı. Bayrak sahipsiz şimdi, komşusuzuz artık Aperlai’da.
Aramızda çok güzel bir insan yaşadı ve gitti. Kısaca yazdım, bilin diye.
—(via leventkazak)